|
MAKALE >> Beyaz Zambaklar Ülkesinde
Merhaba, Bir önceki yazımızda kişisel olarak kendi zaferlerimiz için neler yapmamız gerektiğine yönelik birkaç cümle yazmıştım. Peynirimizi kaptırdıktan sonra veya peynirsiz bir dünyaya geldikten sonraki ruh halimizin ne olabileceğini ve bu ruh halinden, hangi karakterde olursak olalım kurtulmanın bizim için ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Değişim birden bire gerçekleşmez, mutlaka önceden önümüze kendisiyle ilgili işaretler koyar. Bizler ise bu işaretlere aldırmaz ve o anki alışkanlıklarımızın bize söylediği hareketleri veya mantık zincirimizin bizim için oynadığı oyunu seçeriz. Oysa harekete geçmeliyiz ve değişime hızla adapte olmalıyız. Bu krizde olabilir, olumsuzluklarla dolu bir başlangıç da. Bu yazımda ise sizlerle birlikte biraz daha gerilere gidecek ve o günleri biraz da olsa size anlatmaya çalışacağım. Bu kişisel harketlerimizin topluma nasıl yansıyacağıyla ilgili olacak. Toplumsal hareketlerin de kişisel bağımsızlığımızı nasıl etkilediğini görebileceğiz. Yıllar yıllar önceydi. Ülkemizin birçok bireyi (geride kalanlar) üzerinde birşey kalmayacasına savaşmış, ayaklarındaki çoraplara kadar herşeylerini vatanın kuruluşu için vermişlerdi. Ülkemizin 779,452 kilometre kare olan sınırları o yıllarda belirlenmişti. Ülkemizi ablukaya almış olan düşmanlarımız bir yandan ulusal kurtuluş savaşımıza ve göstermiş olduğumuz dirayete istemeden de olsa saygıyla bakıyor, ancak bizi daha kötü durumlara nasıl sokabilecekleri ile ilgili de düşünmeden ve düşmanlıklarını sergilemekten de kendilerini alamıyorlardı. Böylesine karanlık ve zor günler içerisinde kurulan ülkemiz ise tüm bireyleri ile hem kişisel hem de ülkemizin kurtuluş savaşının daha bitmediğini, sadece silahlar ile değil, yoksulluk, cahillikle ve tembellik ile savaşmamız gerektiğini anlamışlardı. Yaşadığımız evlerde bir çok doğal ihtiyacımızı karşılayamıyorduk. O dönemlerde cehalet ve yoksulluk sadece bizim ülkemizde yoktu. Bir çok ülke içinde bulunduğu o yıllarda bizim kurtuluş savaşımıza benzeyen br savaşı veriyor,(yaptıklarımızı örnek alıyordu) yoksulluktan ve cehaletten kurtulmaya çalışıyordu. Bugünün dünyasında ki gibi internetin ve bilgilerin bir çok kanaldan yayınlanmadığını da biliyoruz tabi. Bahsedeceğim ülke bizim ülkemiz değil ama o yıllarda bir ülke daha kendi toprakları içinde çok eziyet çekerek var olma savaşı veriyormuş. Bu ülkeye giden bir yazar bu ülke ile kendi ülkesini ve insanlarını kıyaslamış ve bir de bu ülke hakkında bir kitap yazmış. Bu yazdığı kitabın adı Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Bu kitabın benim hayatıma girişi ise, okumayı ve kişisel bağımsızlık kelimesini benden çok önce algılamış kuzenimin bana hediyesi ile oldu. Bir gün bana bir kitap hediye etti. Yeşil kapağın üzerinde beyaz bir zambak olan. Bu kitap ve Hayat Yayınevi tarafından yayınlanmıştı. Kitabı okumaya başladım. Kitabın ilk birkaç sayfasını okurken kendime neden bu kitabı okuyorum ben bu tür kitapları okumam diye de aklımdan geçiriyordum. 1928 yılında, o zaman ki maarif nazırının yazdığı önsözü okuyunca bütün düşüncem değişti. (Buradan anlıyoruz ki bu kitap ülkemizde yaşayan o günkü okur yazarlar tarafından cumhuriyetimizin ilk yıllarında okunmaktaymış.) "Eğer elimde olsaydı, Haydarpaşa'dan Ankara'ya gitmek için trene binen herkese bu kitaptan bir tane verir ve Ankara'ya kadar okumasını isterdim." İşte bu cümle beni kitabın içinde ne bulabileceğim sorusunu sormaya ve bu sorunun cevabını bir an önce aramaya itti. Kitabı bir kaç saat içinde okudum ve ogün de bir karar verdim. Ben de ülkem ve kişisel bağımsızlığım için elimden gelenleri bu kitaptaki, ülkemin kurtuluş savaşının hemen sonrasında bu ülkede yaşayan her türlü aydın gibi verecektim. Mazeretlerin arkasına saklanmayacak, yokluk denilen şeylere takılmayacak, içinde bulunduğum durum her ne ise o günkü duruma göre elimden gelenlerin en iyisinden bir fazlasını yapmak için gayret edecektim. Şimdi o kitabı okuduktan sonra yıllar geçti. Ben de verdiğim o söze hep sadık kaldım. Yeni bir zorlukla karşılaştığımda iki konu hep gözümün önüne geldi. Bu zorluğu aşmam benim kişisel gelişimeme ve bağımsızlığıma katkı sağlayacak, aynı zamanda da ülkemde bilerek veya bilmeyerek birçok insan için bir örnek teşkil edecek. Gelelim kitabın bahsettiği ülkeye. Kitapta bahsedildiğine göre o ülkede yaşayanlar o ülkeye Suomi demektelermiş. Biz bu gün o ülkenin adını başka biliyoruz. Ama size bir araştırma konusu olsun diye ülkenin adını yazmayacağım. Kitabın yazarı Gregori Petrov ülkesinde sevilen bir yazar. Ancak ülkesinin yöneticileri hakkında yazdıklarından dolayı bir süre yurt dışında yaşamak zorunda kalıyor ve Avrupa'daki diğer milletlerin yaşadıklarını görmek için de geziyor. Gittiği ülkelerde o ülkenin tarihini ve yaşadıklarını anlamak içinde araştırmalar yapıyor sonrasında da yaşadıklarını ve bulduklarını kaleme alıyor. Yazdığı bu kitap daha sonra yerleştiği ülkede ona kucak açan insanların kalkınmasına yardımcı oluyor ve oradan yaygınlaşıyor. Suomi'lilerin yaşadığı ülkede Suomi halkı, o zamanki İsveç ve Rusya'nın baskısı altında, hatta İsveç devletinin sömürgesi. Halk mağaraya benzeyen yerlerde ve bataklıklarda yaşıyor. Yiyecekleri neredeyse yok, kadınlarına karşı kötü davranılıyor, çocukları ve kendileri eğitimsiz. Bu halk kendi kurtuluş savaşında ilk önce o günkü Rusya'nın kendilerine özerklik vererek onları tanımasını daha sonra da bağımsız bir ülke olmayı başarmaya kararlı adamlar tarafından bir uyanış yaşıyor. Kitapta geçen kahramanlardan birisi şu Eline bir Robenson Crusoe kitabı alarak cümleyi söylüyor. Bir insan, kimsenin olmadığı bir adada kendi başına bir medeniyet oluşturabiliyorsa, biz bütün suomiler çok daha iyisini yapabiliriz. Kalkın ve silkinin. Şimdi içinde yaşadığımız ve düşmanlarımızın beğenmeyeceği bu toprakları tıpkı cennette bize vadedilen topraklar ve bahçeler gibi yapalım. Bizler ölünce cennete gitmeyi hayal ederek yaşamayacağız. Bu ülkeyi cennete çevirerek yaşayacağız. 50 yıl gibi bir süre geçtiğinde ülke, derlenip toplanmış ve gerçekten anlatıldığında inanılamayacak bir duruma gelmiş. Bir örnek vereceğim şimdi. O dönemde bu ülkenin 800.000 kilometre demir yolu var aynı uzunlukta Rusyada da bir demir yolu var. Bu ülkede ki demir yolunda çalışan trenlerde bilet kontrolü yok. Halk kendi biletini alıyor ve kendi kendini kontrol ediyor. Oysa Rusya'daki demiryolu şirketinde bilet kontrolü var ve birçok kontrolör biletleri kontrol ediyor. Garip olan ise kontrolör çalıştırmayan demiryolu şirketi seneyi karla bitirirken kontrollerin sıkça olduğu demiryolu şirketi ise zarar ediyor. Biz halkımızın doğru ve güvenilir insanlardan oluştuğuna inanır ve bunun üzerine eğitimler yaparız diyen bir halk aydını konuyu tam olarak özetliyor. Peki şimdi kendimize soralım, biz halkımızın (yani bizlerin) nasıl olduğumuza inanıyoruz. Atatürk'ün dediği gibi, Zeki, Çalışkan ve Ahlaklı mı yoksa bize düşmanlıklarını bir türlü sonlandıramayan ülkelerin içimize soktuğu gibi, çalan, yalan söyleyen, onun bunun mallarına el uzatan bir halk mı? Cevabını ben biliyorum. Ama maalesef gazetelerde okuduklarım ve televizyonda dinlediklerim biraz farklı. Bunun sebebi az şey olan haber olur. Çok olan ise normal. Anadolunun pekçok köyünde hala kapıları açık yaşayan birçok köylü var. Birçok küçük kasabada komşusunun kapıyı bile çalmadan girebilmesi için kapıların üzerinde anahtarlar duruyor. Aylardır, yıllardır tek bir suç bile işlenmemiş birçok mahallemiz var. Bu durum bizim aslında iyi olduğumuzun bir ispatı. Madem ki bu kadar iyiyiz, nasıl oluyor da bu durumda oluyoruz, nasıl oluyor da ülkemizde işsizlik oluyor, nasıl oluyorda ülkemizi yönetenler içinde bile hırsızlıklar yapanlar olabiliyor diyebilirsiniz. Ben de size "İyiler de kötüler kadar cesur olmadıkça hiç birşey düzelmez" diyen bir büyüğümüzün sözüyle cevap vereceğim. 10. yıl nutuk'unu okumalısınız. Atalarımız 10 yılda neler yapabilmişler bunu görmelisiniz. Ülkemiz halkının cumhuriyetin ilanını takip eden 15 yıl içinde neler yaptıklarını sindire sindire okumalısınız. Elbette sizlerde durumdan vazife çıkarmak kelimelerinin anlamlarını keşfetmelisiniz ve üretken olmak için çalışmalısınız. Aslında hepimiz bu uğurda değerli mücadelemizi devam ettirmeliyiz. Ne boşa geçirecek vaktimiz, ne de geçmişe üzülmek için harcanacak bir günümüz yok. Hedeflerimizi belirleyip harekete geçmek için şimdiden tezi yok. Bir işe başlamak, üretmeye başlamak her bir vatandaşımızın temel görevlerinden birisi, bu iş okuma bilmeyen birine okuma öğretmek olabileceği gibi, bir satış şirketinde işe girip satış yapmaya çalışmak, satış işini öğrenmek de olabilir. Dünyanın ve Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durumu göz önüne aldığımızda her halde bütün firmaların en çok ihtiyaç duydukları çalışan kadrosunun satışçılar olduğu her birimizin malumudur. Satış ekipleri için ekonomik bir kaynak ayırmayan birçok firmanın şu anda sadece prim ile çalışacak birçok insana oldukça cömert teklifler sunacakları da aşikar. (kazan kazan ilkesi) Bu dönemleri her birimizin gelişmesi ve çok çalışması gereken dönemler olarak algılayalım. Böyle anlarda yukarıya doğru koşmaya çalışmak bizi zinde tutar, belki yukarıya çıkamayız ama aşağıya inmemiş oluruz. Duranların ise hepsi bugün bulundukları yere tekrar gelebilmek için çok fazla çaba göstermek zorunda kalacaklar. Şu anda bir okulda öğrenci olan veya bir işi olmayan tüm okuyanlarıma, okuduktan sonra bu yazıyı beğenip dostlarına ileteceklere bir mesajım var. Hemen çok değerli ve her dönemde, her ülkede, her koşulda çok gerekli olan bir beceriyi, yani satış becerisini edinin. Varsa kurslara katılın, yoksa okuyun, yoksa deneye yanıla öğreneceğiniz bir işe girin. Kapılar çalın, firmaları ziyaret edin, ürünlerinizi öğrenin, ürünlerinizi anlatın, ihtiyacı olanları bulun ve ürünlerinizi satın. Az satın veya çok satın, size uygun olsun veya olmasın bu da spor gibidir ve sizi geliştirir. Mülakatlarda da faydasını görürsünüz. Bir sonraki yazımızda satış mesleğinin inceliklerinden biraz bahsedelim. Neleri öncelikle öğrenmeliyiz, nelere daha fazla dikkat etmeliyiz ve nerede doğru gelişime sahip olabiliriz. Bu haftanın yazısını Gandi'den bir sözle bitirelim. "Herşey karışık gibi görünse de eğer siz kendinizle barışıksanız her şey yolundadır ve eğer siz karışmışsanız ve herşey yolunda gibi görünse de birşeyler karışmıştır." Kendimizle barışmak ve gideceğimiz yolu belirlemek ilk işimiz olmalıdır. Affetmeyi öğrenmeli ve öncelikle kendimizi affederek özgürleşmeliyiz. Sonra da diğerlerini ve koşulları affedelim ve yolumuzda yürümeye başlayalım. Göreceksiniz, gideceğiniz limanı bildiğinizde size yardımcı olan birçok rüzgar ortaya çıkacak ve sizi hedefinize götürecektir. Allah doğrunun, çalışkanın ve üretkenin yar ve yardımcısıdır. Ahmet Cezmi Göbüt Bilgi-TEAM |
Makale Başlıkları
|